BİRAZ KARABİBER
Yorgundu. Aklındakileri bir an evvel unutmak istiyordu. Sahi, ne vardı aklında? Bunu kendisi de bilmiyordu.
İşten çıkmış, yürüyordu. Aç olduğunu fark etti. Gururunu küçük düşürmemek için iş yerinde fazladan bir şey yemiyordu, işvereni söylese dahi.
Bir çorbacı, diye düşündü. Evet, tabii bir çorbacı. Hem bu ayazda yürümekten dolayı da içi üşümüştü. İyi gelirdi ona bir tas çorba.
“Açlık meselesini nihayete kavuşturdum,” diye düşündü.
Bir diğer mesele ise kiraydı. Zaten aldığı kaç liraydı? En basit bir cebir ile hesaplanırdı maaşı; ancak sekiz zihin bir olsa çözülmeyecek problemleri vardı.
Şimdilik, “Aman be, sen de.” deyip unutmak istedi.
Çorbacıya gelmişti. Bu soğukta dışarıdaki masaları siliyordu ufak çocuk.
“Hoş geldin ağabey.” dedi ufak çocuk.
“Hoş bulduk.” oldu bizimkinin cevabı.
Zor geliyordu artık insanlarla konuşmak ona. Çünkü az konuşma çok iş yapardı; bu da o Tanrı cezası işverenine daha fazla haram kapısıydı.
Ancak bizimkinin bir umurunda mıydı ki, sormayın.
“İsterse serveti olsun kişinin, ağız tadıyla bir gün batımını seyredemedikten sonra anlamı yok.” diye düşünüyordu o.
Haksız da sayılmazdı hani.
Ne var ki o da bir kere gün batımını seyretmişti; annesinin cenazesine giderken otobüs mola vermiş, babasıyla inmişti. O sefer görmüştü, başka da göremedi.
Zaten ne zaman gün gördü ki insan?
— Ne çorban var? diye sordu.
— Mercimek var, vereyim mi?
— Yolla, dedi.
Çocuk gelip oturduğu masayı sildi. Ardından çorbası geldi.
Çorba, içini ısıtıyordu.
İçtikten sonra içeri geçti. İçeride televizyon açıktı. İki tane şekerpare istedi. Oturdu.
Televizyona bakıyordu. Televizyonda haberi bile olmadığı maçın çok gergin bir kritiği vardı.
Tatlısı geldi.
Tatlıyı yedi ve kendine geldiğini hissetti.
Televizyona bir daha baktı. Televizyonun sessiz olduğunu fark etti. Bir şey demedi.
Zaten kafasında dönüyordu sesler.
Masanın üstüne 15 milyon bırakıp çıktı.
— İyi geceler İhsan Abi, dedi çorbacı o çıkarken.
Mırıldandı ve kapıyı çekti.
Soğuk yeniden vurmuştu yüzüne.
Alışıktı İhsan.
Anası koymuştu adını, İhsan.
Babası da kamet getirmişti kulağına.
Tek büyük hazineleriydi İhsan.
İhsan on üç yaşındayken anasının gözü toprak görmüştü.
Babasıysa evlenip bırakmıştı onu bir başına.
Hayatın üstüne gelmesine, vurmasına, nadiren de olsa pohpohlamasına alışkındı İhsan.
Yürümek istemişti canı.
Başka da ihtimal yoktu zaten.
“Sabah iş var.” dedi kendine.
“Biliyorum.” diye de cevapladı.
Ardından İhsan’ın en sevdiği aktivite geldi aklına:
Yürürken gördüğü bir nesneye paralel bir kelime söylemek.
İşte bir mendil.
“At.” diye başladı.
“Pyramus.” geldi aklına bu sefer.
“Efes.” şeklinde oldu paraleli.
“Takvim.” dedi.
“Mısır.” oldu cevabı.
Ama yanmıştı bir kere.
Bir bağlantı vardı aralarında.
İlk takvim Mısırlılarındı.
Sessizce yürüyecekti.
Bir kere oynardı oyunu.
Evi uzak sayılmazdı çorbacıya.
Hem İhsan severdi yalnız kalmayı, kafasını dinlemeyi.
Tekti hep hayatı boyunca.
Yalnız değil miydi insan bu dünyada?
O da yalnızdı işte.
Eve de gelmişti.
Kapıyı açtı, içeri girdi.
Işıkları yakmadan evin ortasına baktı.
Odasının yolunu buldu ve girdi.
Kendini yatağa attı.
O atlayışla kafasını yatağın başucundaki demire vurmuştu.
Tüm ses gitmişti kafasından.
Hiç kalkmak istemedi.
Kafasını vurduğu yöne dönüp uyumaya başladı.
Kapı vuruldu; ancak alacaklı gibi vuruştu bu. İki kere sertçe vuruş ve bir son sert vuruş. İhsan’ı uyandırmaya yetti bu vuruş.
Kapıya bakmaya giderken sevdiği piyanist Chopin’in piyano tuşlarına sertçe basmasıyla kapıya sertçe vurulması arasındaki farkı düşünüyordu.
Kapıyı açtı.
Servis arkadaşıydı gelen, Timur’du.
— Hemen geliyorum, dedi İhsan.
Kapıyı kapattı ve hazırlanmayı düşündü.
Sonra hazır olduğunu fark etti.
Evin içine bir göz attı.
Evin en köşesinde, odasının kapısının solunda soba vardı.
Sobanın durduğu köşenin biraz ilerisinde, fıstık yeşili kirişe dayalı mor koltuğun sağ köşesinde iki fatura üst üste duruyordu.
Koltuğun hemen önünde tekli zigon sehpa vardı.
Altında Frederic Chopin’in ünlü Sharp Minor’unun kaseti duruyordu.
Zigonun üstüne, hemen odasından getirdiği kâğıt kalemle:
“2 ekmek, 1 ekmek, ekmek”
yazdı.
Ve çıktı.
Geç kalmıştı zaten.
Hem Timur da onu bırakmadan gitmezdi.
“Günaydın.” diye başlamak klişeydi ona göre.
Bunun yerine:
— Hayırlı sabahlar, dedi.
Gelen cevap:
— Günaydın.
oldu.
Anlaşılan, anlaşılmıyordu.
Anlaşmaktan vazgeçti.
Her gün ayaklarını üşüten, yürümekten nefret ettiren ayakkabılarını giydi.
Satıcının zoruyla almıştı.
“Ama bahane de bulmamak lazım.” derdi İhsan.
“Yapmak isterse yapar, almak isterse alır insan.” diye öğretmişti babası.
Çıktılar.
Timur hiçbir şey sormadı.
Sormazdı da zaten.
Timur’u da bu yüzden seviyordu İhsan.
Sessiz, sakin, halim selimdi.
— Fırına uğrayalım mı? dedi İhsan.
Timur bir yanıt vermemişti.
Belki duymamıştı.
Belki de cevaplamak istememişti.
Fırına doğru yürümeye başladılar.
Timur kapının önünde beklemiş, İhsan alacağını alıp çıkmıştı.
Servis de fırının karşısındaki yoldaydı.
Karşıya geçmek için bekliyorlardı.
Arabalar güzelce gidip geliyordu.
Bir an kendisini yolun ortasına atmak istemişti.
Çünkü karıncaların nizamı gibiydi trafik.
Düzenliydi.
Göz daldıracak şekildeydi.
Sonra boş buldukları bir an karşıya geçtiler.
Servise doğru yürüdüler.
Bindiler.
Ve gittiler.
Selam vermeden girmişti her ikisi de servise.
İhsan, yerine geçer geçmez evde Timur tarafından yarım bırakılan uykusuna devam etmeye başlamıştı.
Gözlerini açmış; fabrikaya gelmişlerdi.
Fabrika, dışarıdan daha soğuktu.
Bir Kuzey memleketi gibiydi.
Sıcak olursa işçiler sıcaktan gevşeyebilirdi.
Bu da hareketlerin yavaşlaması demekti.
Tabii bir zarar olurdu bu da.
İş sahibi arada çıkardı odasından.
Fabrikanın soğuğu onu da uyandırırdı.
O da gider, sorumlularla konuşurdu.
— Daha hızlı, daha hızlı…
Onlar da işçilere sataşırdı.
Böyledir bu çark.
Arada bir çıkardı bir dişi bozuk dişli ama onu da öğütürdü çark.
Fabrikaya giriş yaptığı zaman soğuk çarpmıştı.
Uykusundan sıyrılmıştı.
İşinin başına gitti.
İş saati gelene kadar çay içmek istedi.
Gitti, çay aldı.
Fabrikanın yapıştırıcı ve zımba kirinden tabaka oluşturmuş tezgâhına koydu çayını.
Fırından aldıklarını çıkardı.
Yemeğe koyuldu.
O sıra aşağıdan, ayaklarının altından ince bir cıyaklama sesi geliyordu.
Baktı.
Bir fareydi.
Fareye bir tekme savurdu.
Tezgâhın altına geri girmişti.
Çayından bir yudum daha aldı ve her sabah iş başı saatinde duyulan siren sesini işitti.
— Paydoooos! diye yüksek sesle bağırmıştı ustabaşı.
İhsan hâlâ duymamıştı.
Elindeki işi yapıyordu.
En azından çabalıyordu.
Herkesin işi bırakıp gitmeye başladığını görünce o da bıraktı.
Çıkış saati olduğunu yeni anlamıştı.
Fabrikanın çıkışında asılı büyük saate baktı.
18.55’ti.
Bir gün daha bitmişti.
Daha doğrusu kaçmıştı.
Kaçıyordu günler ondan.
Servisten inince o küçük cadde renkli gelmişti biraz.
Karşıya geçti ve eve doğru yürümeye başladı.
Ayakları onun değilmiş gibi yürüyordu.
Bir an yürüdüğünü düşündü.
Bunu düşününce yürüyüşü çarpıklaştı.
Hayatı da böyleydi işte.
Bir şeylerin farkına varınca değişiyor, tekrardan onu boğacak hâle geliyordu.
Evin kapısına varmıştı.
Sabah öylece çıkmıştı.
Anahtar neredeydi?
Almamıştı.
Onların evinden çıkınca sağdan düz gidip, oradan sola dönünce, hemen sol cenahta üç evin ortasındaki ikinci evde Zerrin Abla vardı.
Bir anahtar da onlardaydı.
Yürümeye başladı.
Bugün ayın kaçıncı günü olduğunu merak etti.
“Çarşamba sekiziyse, salı on dördüdür.”
Çarşamba günü eski bir arkadaşının doğum günüydü.
Oradan biliyordu.
“Demek bugün ayın on dördü.”
“Bugün ne yapsam?” diye düşündü.
Önce anahtarı almalıydı.
Şu an tek işi oydu.
Zili çaldı.
Biraz bekledi.
Açan Zerrin Abla’ydı.
Yukarıdan, camdan bakıyordu.
— Buyur evladım? diye sordu ona ne istediğini.
— Zerrin Abla, anahtarı unutmuşum da benim anahtarı alabilir miyim senden?
— Tabii, tabii yavrum. Bekle, getiriyorum anahtarını.
Zerrin Abla altmış yedi yaşındaydı.
Kendi yapar, kendi yaşardı.
Alışmıştı yalnızlığa.
Evi iki katlı, açık mavi renkteydi.
Bahçesi vardı.
Bahçe kapısı kırmızı renkteydi.
Hemen ilerisinde çimenler arasında taştan bir yol vardı.
Bu arada eşi Yavuz Efendi ise henüz harpteyken ölmüştü.
Kırk-kırk beş senelik ölüydü.
Onu da laf arasında Zerrin Abla böyle söylemişti.
— İhsan, al bakayım, deyip attı anahtarı.
İhsan her zamanki gibi mırıldandı.
Alıp anahtarı çıktı.
Eve doğru yürüdü tekrar.
Ayakları alışmıştı.
Nereye gideceğini düşünmeden eve doğru yürüyorlardı.
Seri adımlarla yürüdü.
Eve vardı.
Kapıyı açtı.
Eve bir baktı.
Hiç de bir değişiklik yoktu.
Gerçi ne bekliyordu ki?
Zigonun üstünde not vardı.
Sabah kendisi yazmıştı.
Hatırladı.
Nota bir baktı.
“2 ekmek, 1 ekmek, ekmek”
yazıyordu.
Notu yerine bırakıp bir daha baktı eve.
Evin her köşesine.
Sonra odasına gitti.
Gardırobu açtı.
İçinde kendini en iyi şekilde hissettiği giysileri temizdi.
Üstündekileri çıkardı.
Kapıyı kapattı ve hemen arkasına asılı kirli kesesine eşyalarını attı.
Gardıroptan eşyaları çıkardı ve giymeye başladı.
Başının ağrıdığını fark etti.
Her gün yüzlerce desibel sesten sonra sessizlik ağır geliyordu ona.
Aynada kendine bir baktı.
Göz torbalarının oluştuğunu fark etti.
Saçını düzeltmek için elini saçlarının arasına attı.
Bir acıyla elini geri çekti.
Dün gece kafasını vurmuştu.
Oraya değmeden düzeltmek istedi.
Düzeltti.
Sonra bir de ellerine baktı.
Parmakları, yaptığı işi gösterir nitelikte kararmıştı.
Banyoya gitti.
Ellerini sıcak olabilecek en sıcak suda yıkamak niyetindeydi.
Su çok sıcak gelmişti.
Tekrar ayarladı.
Ellerini bol sabunla yıkadı.
Havluyla kuruladı elini ve çıktı.
Takvime bakmaya gidiyordu.
14 Kasım 2002.
Parmağıyla takvimi kurcalarken eline baktı yine.
Fena sayılmazdı.
Takvimle işi bitince duvardaki saate bakış attı.
19.27’ydi.
Bir şeyler yapmak niyetindeydi.
Maaşının yatmasına daha bir ay kadar zaman vardı.
Bir şeyler yapmak isteyince onu kısıtlayan tek şeyin maddiyat olduğunu fark edince lanet okurdu.
Bu sefer:
“Parayla yaratılmadık. Onun bana ihtiyacı var, harcamam için.”
dedi.
Anahtarı alıp çıktı.
Bugün kendisini çok iyi hissediyordu.
Daha doğrusu bu akşam.
Konuşma ihtiyacı hissetmişti.
Zerrin Abla’nın evinin oradan anayola çıkacaktı.
Oradan otobüse binecek ve otobüste gideceği yeri düşünecekti.
Yürümeye başladı.
Yürüdükçe hayat hakkında sorular geliyordu aklına.
Yürüdü:
“Ne yapıyorum ki ben?”
Yürüdü:
“Ne diye bağlıysam buralara?”
Yürüdü:
“İnsan hep böyle doğduğu yere mahkûm mudur?”
Koştu, koştu.
Ama otobüs gitmişti.
Aslında durakta değildi.
Gene de binmek istemişti.
Olmayana sahip olmak gibi bir dürtüsü vardır insanın.
Uzun süren uyku ile uyanıklık arasındaki ruhsal yolculuğu, evinden birkaç kilometre uzak, farklı bir ilçe merkezinde bitmişti.
İnip bir çevresine bakındı.
Kendisine tanıdık gelen sadece CD dükkânıydı.
CD’leri severdi.
Bu sıralar klasik müziğe ilgi duymaktaydı.
Karşıya geçip dükkâna girdi.
Dükkâna hoş bir sessizlik hâkimdi.
Gelenler alacaklarına bakıyor, alacaklarsa alıp çıkıyorlardı.
Kasetler arasında dolaşırken bir kaseti kestirdi gözüne.
George Davidson isimli bir piyano sanatçısının kasetiydi.
İlgisini çekmiş, daha fazla öğrenmek istemişti.
Fakat o ne zaman daha fazlasını istese hayat ona elindekiyle yetinmesini telkin etmişti.
Ayrıca İhsan konuşacağı zaman:
“Sesizliği bozacak kadar önemli mi?”
diye düşünürdü.
Bu sebeple kimseye bir şey demedi.
Kaseti alacaktı.
Kasaya doğru yöneldi.
Sıraya geçti.
Önünde iki kişi vardı.
Önündekinin sırtında bir ceket vardı.
Ceketin omuz kısımlarında fazla baskıdan dolayı iz vardı.
“Belki çantası yapmış olabilir, muhtemel bir öğrenci.”
diye düşündü.
Sıra bitince kaseti kasadaki kadına uzattı.
— 3 milyon.
Kasiyer hiçbir iletişim kurmadan işini yapıyordu.
İhsan uzattı 3 milyonu ve kaseti alıp çıktı.
Dükkândan çıktığı zaman gözüne ilk çarpan, karşı tarafta yürüyen siyah kısa saçlı bir kadın olmuştu.
Elinde bir sigara vardı ve sanki çok lezzetli bir meretmiş gibi insanların gözüne bakarak içiyordu onu.
Meydan okurcasına bir hâli vardı.
İhsan gözünü ondan sağa çevirince gördüğü şey bu sefer televizyon dükkânıydı.
Sıra sıra açık televizyonlar.
Küçük kara kutular.
Hepsinde aynı şey açıktı.
Belgesel.
Küçük bir böcek, bir yaprağın altında kalmış bedeniyle çıkmaya çalışıyordu.
Baştan sona hepsine baktı televizyonların.
Uzun bir uğraş sonrasında çıkmayı başardı da.
Biraz yürüyüp toparlandıktan sonra kanatlanıp uçuverdi.
Gözüne zayıf kestirdiği ya da karşı konulmaz yeme dürtüsü nedeniyle kendisinden daha küçük bir böceği zorlanmadan ve sindire sindire yedi.
İhsan, daha yakından görebilmek için karşıya geçmek istedi.
Kafasında hep:
“Nasıl olur da ölümün pençesindeki aslında sadece ölümün kendisi olabilir?”
sorusu dönüyordu.
Ne var ki karşıya geçerken üstünkörü bir bakışla bakmıştı çevresine.
Sağdan gelen ölümün ta kendisini görememişti.
Sorusunu kimseye soramamıştı.
Yarım kalmıştı sadece İhsan.
Vücudunun içinde her zaman onu yiyip bitiren ruhu, bu sefer bir sessizlik içindeydi.
Sessizliğin konçertosu…
Ne zaman başlayacağı muamma olan bir konçerto.