Hikaye

HIRKA

Hilal Demir 26.04.2026 60

Güneşin kavurucu sıcağı tenimi yakarken toprağın üstüne bir çarşaf gibi yayılan güneş ışıkları yavrumun mezarının çatısını ısıtıyordu. Göz kapaklarıma dolan yaşları hunharca canımın ta içinin bedenini örten toprağa akıtmak istiyordum lakin ne fayda; bir düğüm, belki bir yumru, tarifsiz bir yutkunuş benliğimi bürümüştü.

Ah Tanrım! Nasıl dayanacaktım, beni ölüme iten kansız, acımasız acıya…

Yüzümde kalan toprak kırıntılarıyla başımı gökyüzüne çevirmiştim: Bir beyaz güvercin… Mezarlığa gölge veren kavak ağaçlarının yıpranmış yapraklarının hışırtısı… Ve buğulu bir gök…

Göz kapaklarımdan şakaklarıma süzülen yaşların tuzu tenimi kuruturken omzuma dokunan soğuk bir hisle derin bir iç çekmiştim. Başımı çevirdiğimde gördüğüm simâyla duraksamıştım. Agâh Paşa’nın soğuk bakışları üzerimdeyken oturduğum kuru topraktan zar zor ayağa kalkmıştım. Görünüşe göre Kubbealtı’nda toplantıya giderken görmüştü beni.

“Kendini harap ediyorsun…”

Etmemeli miydim… Canımdan öte gördüğüm, gülüşünde hayat bulduğum, gözlerinin ışıltısı ömrüm olan evladıma kıymışlardı… Heyhat! Etmemeli miydim! Her gün biraz daha kahrolurken ben, harap olmazsam kim harap olacaktı!

Sustum… Bakışlarımdaki acıyla mezar taşının üzerine kazılı ağıta dalmıştım:

Könglüm için örtedi (Gönlüm içini yaktı) Yetmiş yaşığ kartadı (Olmuş yarayı tırmaladı) Keçmiş üdhü kirtedi (Geçmiş günü aradı) Tün kün keçip irtelür (Gece gündüz aranır)

“Bizi bu dünyada yapayalnız bırakıp gitti…” demiştim eşimin yorgunluktan bitap düşmüş gözlerine. Alper Tunga’yı, yavrucağızımızı bu acımasız ve ruhları ürperten toprağın ellerine bıraktığımızdan beri kendisini Devlet-i Aliyye’nin işlerine vermişti. Gecesi gündüzü olmuş, gündüzü gece… Her lahzada biraz daha uzaklaşıyorduk kendimizden… Ey aşk, bize vaat ettiğin gelecek nerede? Tanrı’nın lütfu evladımız nerede!

Yıkılan dünyamdan tek bir iz kalmamıştı; ben oğlumu kaybetmiştim, paşa ise evladını. Anne olmak mı zordu, baba olmak mı… Ruhum bu suale yanıt veremezdi lakin bir annenin feryadı yankılanırdı göklerde, bir babanınsa gözyaşları düşerdi toprağa. Gecenin karanlığı bürüsün yüreğimi; öyle bir karanlık olsun ki gece dışında güneş ışığı yakmasın tenimi… Belki… Belki o vakit unuturdum bu tarifsiz acıyı…

Ahhh, bir mum ışığına hasret yüreğim; sokakların boş taşlarında, Payitaht’ın loş sokak lambalarının altında yapayalnız bir hisse niye bürünürsün…

“Ruh-u Revanım, Bade’m; bu çileyi niye reva görürsün kendine…”

Sesinin hüznü karışmıştı tenime; oysa bir zamanlar sesimizdeki tınının heyecanıyla dolardı yüreklerimiz.

“Ben mi reva görürdüm bu acıyı kendime? Evladıma ben mi kıymıştım ki reva gören ben olayım paşa?” deyivermiştim gözyaşlarıma hâkim olamazken.

Rüştüyenin müdürü ve muallimleri, evladımın canına kıyan cani ile ilgili pek bir şey söylememişlerdi. Bir sabah… Gökyüzüne baktığımda huzuru hissettiğim ve ruhumun dingin olduğu bir sabahtı. Ve Tanrı’nın bize en büyük lütfu olan evladımın sesi yankılanıyordu köşkün duvarlarında. Dadısı ile saklambaç oynarken evin her kuytu köşesine saklanırdı; hatta epey bir vakit önce saklandığı yerde uyuyakalmıştı da tüm Payitaht’ı “Agâh Paşa’nın oğlu kayıp” diye ayağa kaldırmıştık. Hey gidi günler! Neredesiniz o günler? Ya beni de alın vaktinizin esaretine ya da hatırlatmayın aydınlığınızı…

“Öğretmenine saygıda kusur etmeyesin cancağızım, sakın ha bir şikâyet almayayım.”

Her sabah vakti söylediğim bu kelimelerin şu an acıma kırbaç vuracağını ve o sabahlara hasret kalacağımı kim bilebilirdi… Heyhat!

“Tamam anneciğim.”

Hele bu sözcüklerin ruhuma olan ızdırabını bir bilseler… Ah! Ey Tanrım, lütuf olarak gönderdiğin evladımı bir günahkârın ellerine niye teslim ettin? Ey İsa Mesih’in Rabbi, beni ve kocamı bu acıya niye mahkûm ettin?

Ve öğlen vakti Payitaht’ın kalabalık yalnızlığında yankılanan bir acı ses: “Rüştüye kana bulandı! Rüştüye kana bulandı!..”

Sonra bir ulak köşkün kapısını çalmıştı iki defa. İlkinde açamadım; duyduğum gazete haberiyle olayı öğrenmek için hazırlanıp köşkten çıkacaktım lakin daha ben adımımı atmadan kapı ikinci kez çalmıştı. Dadı açmıştı ısrarla çalan kapıyı.

“Bade Hanım köşkte mi?”

Hava rüzgârlıydı; dışarı çıkmışken oğlumu da rüştüyeden alırım diye kollarımın arasına yeni son düğümünü attığım hırkasını da almıştım. Kolumdaki hırkayla rüzgârın ürpertisinin geldiği yere yönelmiştim.

“Buradayım… Niçin gelmiştiniz, paşadan haber mi getirdiniz? Akşama Topkapı’da işi mi çıktı, sarayda yemek verilecek diye işittim Hünkârın eşlerinden?”

“Hanımım, Agâh Paşa rüştüyeden gönderdi beni. Sizi Agâh Paşa’nın yanına götürmem emredildi.”

Dadıyla rüştüyeyi duyduğumuzda bakışlarımız birbirini bulmuştu. Olamazdı; daha sabah gülüşü bu soğuk duvarlara hayat veren biricik evladıma bir şey olamazdı… Olmamalıydı!

Kolumdaki hırkayı sımsıkı tutarak tek bir sual etmeden köşkten ulakla ayrılmıştık. Arabacı rüştüyenin önünde durmuştu; e zaten ben de oğlumu almaya gelecektim, niye evhamlandırmışlardı ki?

Rüştüyenin demir parmaklıklı kapısının önünde yığılan kalabalıktan yükselen ağıt sesleri kulaklarımda uğuldarken bedenimin buz kesmesiyle adımlarımı kalabalığa yöneltmiştim.

Hırka… Oğlum bu rüzgârda üşümüştür; hele bir de sabah ince giyinmişti “Anneciğim hava çok sıcak,” diyerek. Bir an önce oğluma hırkasını giydirip eve dönmeliydik. Bu korkunç kalabalıkta ne işim vardı… Bu kalabalıkta korkmuştur yavrucağızım, belki de beni arıyordur şu an “Annem nerede?” diye… Bu kalabalık da neydi böyle… Heyhat! Alın kalabalıkları, yok edin karanlığınızı; ben… Ben evladımı istiyorum!

Seslerin yükseldiği kalabalığı aşmaya çalışırken rüştüyenin, nedendir bilmem, kırmızıya boyanmış merdivenlerinden; kucağında yüzü örtülü bir çocukla, gözlerinden akan yaşın boşluğuyla bana doğru gelen eşimi görmüştüm… Oğlum neredeydi… Evladım nerede arıyordu beni… İçime çektiğim soğuk rüzgârla kalbim sızlamaya başlamıştı… Evladım neredeydi? Bu kırmızılıklar da neyin nesiydi… Bu sesler niye ağıt gibiydi… Tanrım!

Kucağındaki çocukla yanıma gelen Agâh Efendi, bakışlarını rüştüyenin mavi çiçeklerinin ekili olduğu toprağına yöneltmişti. Ve bir ses yankılandı zihniminin duvarlarında:

“Anne bugün rüştüyede mavi çiçekler yeşersin diye babamın Anadolu’dan getirdiği tohumları ektim, biliyor musun?”

Ekilen tohumlar yeşermiş, açmıştı yaprakları… Ah, ne güzeldi bu mavilik…

“Oğlumuz nerede?”

Zihnimden geçen dehşete engel olmak ister gibi avucumu hızlıca dudaklarıma bastırmıştım. Kucağındaki çocukla önümde dizlerinin üstüne yere çöken adamın gözlerinden akan yaşlara bakarken boğazımda düğümlenen feryadı bastırmaya çalışıyordum.

“Agâh Efendi oğlum nerede? Evladım nerede?”

Bir kere daha sual etmiştim. Lakin sualimin yanıtını kelimelerle vermek yerine kucağındaki kanlı örtünün yüzünü örttüğü çocuğun yüzündeki örtüyü çekivermişti. Kolumda sıkıca tuttuğum hırkaya sarılırken karanlıklar bürümüştü yüreğimi; bir ateş… Acı… Yakan ama öldürmeyen… Izdırap verici!

Ve şimdi evladımızın mezarında mavi çiçeklere sarılıyorduk; onun gülüşünü, bakışını, “Anneciğim… Babacığım…” deyişini mavi çiçeklere ithaf etmiştik. Kolumda, ördüğüm hırkası; daha kokusunun hiç sinmediği ama cansız bedenini ısıtmaya çalışan hırkası… Bedenin sıcaklığı değil, soğuk bedeninin ürpertisi sinmişti… Ve de kanı…

Ah Tanrım! Merhametini bizden esirgeme… Evladımın acı çeken ruhuna huzur ver.

Şimdi gülüşüm sahte, bakışlarımda boşluk var. Bu topraklara yabancıydım; geldim, aşık oldum, buralı oldum… Şimdi ise ne buralıyım ne de yabancı; sadece ruhu ızdırap içinde bir anneyim. Tanrım, ruhumun ızdırabını dindir.

Nitekim Tanrı acılı anne babaların feryatlarını işitse de toprağa verilen tekrar dirilemezdi… Lakin onların acısı, ruhunun ızdırabı ebediydi ve gökler fısıldadı: “Evladını kaybeden anne babadan daha fazla ızdırap çeken yaratılmamıştı…”

Hilal Demir
Hilal Demir Yazar

Bendeniz Hilal Demir, İstanbul Medeniyet üniversitesi hukuk fakültesi öğrencisiyim, kendimi bildim bileli kâğıda bir şeyler karalıyorum yazıyorum umarım yazdığımız yazılar güzel yüreklerde yankılanır.