Hikaye

ÜRKEK

Sergen Güler 08.04.2026 26

(…)

Son

Çarşafları dün değiştirilmiş yatağında doğruldu. Burnu artık odanın içindeki yoğun klor kokusunu almıyordu. Başını öne eğdi, ayaklarına baktı. Ayaklarında onu 67 senedir taşımanın yorgunluğu gözüküyordu. Terliklerini giydi. Odanın kapısına baktı ve ayağa kalktı. Tek isteği birazcık günışığı görmekti. Ağır aksak adımlarla odasının penceresine doğru yürüdü. Perdeyi kaldırdı ve arkasına aldı. Dışarıyı süzdü. Her şey devam ediyordu. Arabalar kırmızı ışıkta bekliyor, yeşil ışıkla birlikte hızlıca geçiyorlardı. Kaldırımlardan taşan insan selinde yine tek şey görünüyordu: acele. Hızlıca birbirlerine dokunmadan yürüyorlardı. Perdeyi kaldırdı, ardından yavaşça pencereden uzaklaştı. Tekrar yatağına gidiyordu. Yatağına oturdu ve soluklanmaya başladı. Bu kısa mesafe bile yormuştu onu. Karısının nerede olduğu geldi aklına, bilmiyordu. Dilara Hanım, nerelerdesin acaba, diye söylendi. Sesi çatlamıştı. Uzun süredir konuşmuyordu. Dün evde konuşmuştu en son, karısıyla. Odanın içinde gözlerini gezdirdi. Saat arıyordu. Dışarıda güneş alçaklardaydı. İkindi vakti geldi aklına. Ama yine de göreceği ve emin olacağı saat olsa iyiydi. Terlikleri çıkarıp uzanmaya başladı. Ellerini başının altına koydu ve gözlerini kapadı.

Gelen hemşirenin tavırlarında en ufak bir dikkat ve uykuya hürmet yoktu. Elindeki tepsiyi yatağın hemen başucunda bulunan komodinin üzerine koydu. Gözlerini hiç acele etmeden açtı, arkasına döndü. Önce tepsiye baktı. Yarım yamalak yıkanmış bir demir tasın içinde getirilirken yarısı dökülmüş mercimek ve yanında yine demir bardak, muhtemel ki su vardı içinde. Onun da hemen berisinde ilaçlar. Sonra süzmeye kollarından başladığı hemşirede kaldı gözleri. Hemşire orta yaşlarda, yüzünden belli olacak ki yaptığı işi sevmeyen birisi, boyu çıtı pıtı. Fettan bir kadın gibi gözüküyordu. Ayakları beyaz hastane potinleri içindeydi. Sağ ayağı, sol ayağına göre içeri doğruydu. Belli ediyordu ki o kadar da işveli veya fettan değildi. Bacakları uzunca gözüküyordu. Bacaklarına giydiği beyaz, tül çorabın solunda kaçık göze çarpıyordu. Göğsüne baktı ve hemencecik sağ göğsünün üstündeki cepten bir kâğıt taşıyordu. Belki sevdiğinden gelmişti mektup, ayrılmıştı ondan. Belki gurbetteydi, evinden gelmişti mektup. Yüzüne geldi sıra. Yüzünde hayatta kimse tarafından anlaşılmamış insan anlamı vardı. O henüz genç kırışıklıklar bile anlamlıydı. Ya o gözleri? Gözlerinde o kadar şey saklıydı ki insan; bu gözlerden bile yaşamın herkesle nasıl dans ettiğini görürdü. Ne var ki bu dansa o kalkmamıştı, kaldırmışlardı onu. Çiftçi ana babanın iyi niyetiyle kalkmıştı dansa, ancak hayat her zaman ona dansa kapılmamasını öğretiyordu yavaş yavaş.
• İlaç içeceksin, çorba içmelisin, sesi ince fakat insanlarla yüz göz olmak istemeyen sertlikteydi.
• Karın yok, o öldü.
• Öldü mü? Çatlak ve titrek sesle söylemişti bunu.
• Evet ya, iki sene evvel.

Karısı iki sene önce ölmüştü demek. Hiçbir şey yapamadı. Hemşire tepsiyi kucağına alıp yatağının kenarına oturdu. Eline tası aldı ve çorbayı içirmeye başladı. İçmeye başladığında aklına gelen ilk şey, fakültenin kütüphanesinde incelediği eski Latin bir seyyahın günlüğüydü. O koca günlükte onu hatırlamaya değer kılan tek bir yazı vardı: “Memento mori”.
• Şimdi de ilacı iç.

İlacı ağzından içeri attı, hemen arkasından suyu da verdi ağzına. Bir iki yudum aldı, daha içmek istemedi; ağzında biriken su genzine sıçradı ve can havliyle ağzından dışarı döktü. Bakışıyla “İyi halt yedin.” diyen hemşire, “Şimdi uyku zamanı, hadi uyu!” dedi ve yataktan kalktı. Tepsiyi komodine koydu, yorganı üstüne çekti, ıslak yeri boynuna geliyordu. Ne fark ederdi ki? Uykunun o pamuk sertliğindeki ellerine yine teslim olmuştu. Başka çaresi de yoktu. İnsan, hayatı yaşamaya değer görmeyince uyurdu. Dilara olmadan bir ottu o: Gül solduğunda geriye kalan kuru ot.

Vücudunun ruhuna verdiği huzursuzlukla kalktı. Dingin bir ruh ve geldiği yere dönmekte acele eden bir beden. Yatağında doğruldu ve karanlıkta, hafızasında kalan yerde terliklerini yokladı. Terliklerini ayağına geçirir geçirmez kalkmak istedi. Kalktı da. Sanki geleceğine doğru yürür gibi aheste aheste yürüyordu. Odasının kapısına vardığında bir ara arkasına dönme isteği geldi. Dönmedi. Ne diye dönecekti ki? Ne bekleyen vardı onu ne de onu bekleten. Odanın onda oluşturduğu o aidiyet hissi her ayağa kalktığında artıyordu. Çünkü anılar oluşuyordu. Anılardır, bizleri hayatı hatırlamaya ve sevmeye iten şey. Yürüdüğü her anın, aldığı her soluğun anısı vardır insanda. Her seferinde aynı şekilde olur mu? Onun hatırlamaya değer gördüğü soluklar, Dilara’nın yanındaki her soluğuydu. Belki de tek anısıydı Dilara.

Kapıdan çıktı ve hastane yönetiminin pintiliğinden sadece koridorun her yere ışığı yayan birkaç lambasını gördü. Aklında haritası net olmayan koridorlarda bir sağa bir sola yürüdü. Bir ara kapısı aralık olan hemşire ve doktorların yemekhanesinin önünden geçiyordu. Hemşirelerden biri, iki senedir burada kalan bir adamdan söz ediyordu. Adama yine aynı şeyi söylediğini, ancak yine ilk defa duymuş gibi tepki aldığını, ilginç olduğunu belli ederekten söylüyordu. Amnezisi varmış adamın, duyduğuna göre. Üzülmüştü onun adına.

Sonunda yolunu bulabilmişti. Işığın aydınlatmaya yetmediği, gasilhane kapısını andıran kapıyı açtı ve içeri girdi. İçerisi karanlık olmasına rağmen açık kalan pencereden gelen biraz ay ışığı yolunu bulmasını sağlıyordu. Pis gözükmüyordu ortalık ya da o görmezlikten geliyordu türdeşleri gibi. Basit ama uzun süren ihtiyacından sonra ellerini yıkamadan çıktı ve gitti.

Koridorlar boş, karanlık ve sessiz. Sessizlik, insanı kendisiyle baş başa bıraktığı için katlanılmaz oluyordu. Aldığı nefesi sesli alıp vermeye başladı. Yaşlı olmasına rağmen eğilmez bir şekilde yürüyordu, sonbahar yaprağının ağacından düşerken ona gülümsemesi gibiydi yürüyüşü. Huzurlu, acelesiz. Hastaların yattığı odaların önünden geçerken, bir oda, bir hayat; odalar sürekli değişiyor yalnız içinde kalanların öyküsü değişmiyor, diye içinden geçirdi. Uzunca yürüdü, neresiydi odası? İnsan numarasına falan bakardı, hay Allah. Kaybolduğunu üç kez dönüp de aynı yere geldiğinde kabullenmişti. Soluk soluğa kalmıştı. Kursağında son bir nefes kalmıştı. Onu da verse… veremezdi ki. Uzunca bir dinlenmeden sonra yürümeye karar verdi yine. Yürüdü. Bir kapı. Bir kapı daha, aman be ne kapılar ama. Birisine girmek geldi aklına. Girdi.

Mimari olarak odasının aynısıydı: kapının karşısında yatak, onun hemen berisinde bir komodin. Ama unutmamalı ki hasta da yatağındaydı, tıpkı onun gibi. Sırt üstü yatmış, kafası pencereye dönük. Vücudundaki deriler çatlamış çöl toprağı sanki: kemiklerine yapışmış, kurumuş ve sönmüş bir mum gibi sarı. O girince gözleri kapandı, dudakları fıtrattan olsa gerek kulaklarına doğru çekildi. Mutlu olmuştu şüphesiz. Kim olduğunu bilmese bile biri gelmişti ya. Biri, gelse biri… kurtarsa beni dese, oturur ağlardı ayaktaki. Yatağın ayak tarafındaki refakatçi koltuğuna doğru yollandı.
• Havadan nem kapıyor insan şu sıralar, aziz dostum, diye bir karşılık beklemeksizin çatlak sesiyle başladı konuşmaya.
• Ya, ya. Kısa, kesik öksürükler ile laf açtığına pişman ettiren cevap gelmişti yatandan.

Ruhları arasında geçen tanışma merasiminden sonra:
• Biliyor musun, harp başlamış yahu, doymamışlar bir ikincisine kalkışmışlar garpta, diye uzun süren bir sessizliği kesmişti ilk konuşmadan sonra.
• Ne fark eder ki mirim, kaybedenin kahramanlığı anlatılır hep, kazananın kahpeliği değil, şeklinde gelen cevap, kendisini toparladığına delaletti.

Koltuğundan kalktı ve sararmış çehreyi görmek istedi. Gördüğü bu sima, günebakan gibi sarı ve onun gibi sadece bir yere bakıyordu.
• Haydi Allah’a ısmarladık, dedi ve gelişi gibi apansız yürüdü, çıktı odadan.

Kapıyı kapattı ve güzel güneşli günlerde bulutların yavaşça süzülmesi gibi yürümeye başladı. Bu sefer bir hizmetli bulacak, odasına gidecekti. Yürüdüğü yollar belleğini boşaltıyordu adeta. Yazısız, çerçevesiz bir kapı önüne geldi ki bu da bu koridorda tek odaydı. İçeri girdi. Gördüğü şeyler; bir masa üstünde yanan kırmızı mum ve önündeki kâğıdı doldurmaya çalışan bir adamdı. Kapıdan girince kafası gayriihtiyari biçimde yaşlı adama dönmüştü, bu saatte hastaların dolaşması yasaktı. Hele ki öyle bir hastaysa.

Aralarında hiç konuşma gerçekleşmedi, koluna girdi ve odasına doğru yavaşça yürüdüler. Odaya girdiler. Onu yatırdı, yorganını örttü ve gitti. Gene kendisiyle kalmıştı. Epey de bir dolaşmıştı da hastanenin içinde. Perde kapalıydı, dışarısı gözükmüyordu ama gece yarısı olmalıydı, mum yaktığına göre. Hem karısı neredeydi ki onu bir başına bırakmıştı buralarda? Sabah gelirdi herhalde, gözlerini kapadı ve uykuya daldı.

Sergen Güler
Sergen Güler Yazar

Merhabalar ben Sergen, şimdilik 24 yaşındayım. Edebiyat ve tarihi severim. Özellikle şiirleri çok severim. Doğada vakit geçirmekten çok hoşlanırım