Düz Yazı

Devin

Hilal Demir 23.05.2026 74
23 Mayıs 2026 • HILAL DEMIR

Devin

Bir iskeletin kemiklerinin hareket ederken duvarlara verdiği tıngırtı, kulak katmanlarımdan girip beynimin en kuytu köşesinde kendisine anlam buluyordu ya da bulduğunu sanıyordum diğer faniler gibi.

Diğer faniler demişken, aman Tanrım! Varlığının farkında olmadan yaşamını varoluşsal sancıları en içtenliğiyle yaşamayanlara ne çok özeniyordum… Ahh!

Durun artık beynimdeki hoyrat adımlarla koşan karıncalar, durun ki bu aynılaşmış fanilerin yaşamında kendime bir yer bulabileyim. Durun ki nefes alıp verirken verdiğim nefes ruhuma ızdırap çektirmesin… Çünkü artık ruhum acı ve elem içerisinde kıvranıyor. Bir anlam arayışı içinde olanlara ne yazık!

Nitekim anlamı bulamayacak olmanın hüznü her yerde…

Ağaçların, rüzgârın darbeleriyle hışırdayan yaprakları birer birer nemli toprağa düşerken gökyüzünü sarmış gri bulutlara dalmıştı gözüm. Gökyüzünün berraklığını niye bozardınız kirli bulutlar? Oysaki ne gökyüzü size bir başkaldırışta bulunmuştur ne de kalkacak bir baş vardır yeryüzünde! Kalkmayan başlara ne mutlu!

Mana aramanın cahilliğine düşmemişlerdir; evvela mananın kendisini bulmaları gerekir ki bunun da cahilliğine düşmelidir, değil midir aslolan, a yaratılmışlar?

Bir mana, bir gökyüzü, bir grilik… Neredesiniz beyazlıklar, neredesin berrak gökyüzü, neredesin aradığım anlamın özü!

Gözlerimin ağırlığına daha fazla dayanamayan bedenim tahta masanın üstüne —ki bazı yerlerinde oldukça yoğun ama belli olmayan ya da görmezden geldiğim tahta kıymıkları da tenimi kanatıp acıtıyordu uykumda— serilmişti.

Efsun, havanın griliğinin üzerinde bıraktığı yorgunlukla —ki havadan mıdır, zihnindeki doludizgin hülyaların fikrî yorgunluğu mudur bilinmez— uykuya dalmıştı.

Nitekim zaten o havanın griliğinin ağırlığı herkesin üzerine çökmüş ve derin bir uykuya dalmıştı kasaba halkı.

Ah, bir de zaten tarla tapanla uğraşmaları yetmiyormuş gibi filizlenen tohumlar da rüzgârın sert etkisine kapılıp bir çınar olacakken toprağa geri düşüyorlardı.

Oysaki o tohumların göklere kadar erişmesi ve taze meyvelerle nasiplendirmesi gerekiyordu kasaba halkını… Ne yazık!

“Efsun… Efsun… Efsun…”

Kulağımın dibinde mırıldanan sesle daldığım derin hülyanın kuytu köşelerinden arınıp gözlerimi açmak mecburiyetinde kalmıştım.

Gökyüzündeki dolunayın ışığı odamdaki karanlığı aydınlatırken gördüğüm bir çift gözle bakışlarım donuklaşmıştı. Bakışlarımda herhangi bir anlam barındırmamalıydım… Hayır, hayır; bir mana arayamazdı gözlerimde… Bu zevki ona vermemeliydim…

“Siz… Siz çiftliğe nasıl girdiniz?”

Nefesi biraz daha tenime yaklaşırken yerimden kıpırdamamıştım. Kaçabilirdim, uzaklaşabilirdim ama o gözlere ben anlam vermesem de içerisindeki manayı çözmeliydim.

“Sen benim kabiliyetlerimi oldukça küçümsüyorsun küçük hanım.”

“Yo, hayır! Olmayan bir meziyeti küçümseyemem beyim.”

Kaşlarını içe doğru buruştururken dudaklarında alaycı bir gülümseme belirmişti Talat Bey’in kulaklarına doğru kıvrılan ince dudaklarında.

“Niye böylesin sen?”

Başımı dikleştirip gözlerimi o alaycı yüze doğru manasız bir bakışla sabitlemiştim.

“Ben mi niye böyleyim Talat Bey? Asıl dön kendine bir sor bakalım, sen niye böylesin! Kasaba halkın açlıktan kırılıyor, ektiklerini heybe boş, hatta heybeleri delik geri alıyorlar. Gelen tüccar sömürüp gidiyor; biri beşe, ona katlayıp satıyor. Daha dün biri kendisini kasabadaki göle attı… Öldü… Ya adamcağızın evine gittim, kilerlerinde bir küp yiyeceği geç, ekmek bile yoktu! Ama sen hâlâ ben niye böyle miyim diye sorarsın! Yazık… Kasaba halkının derdini önemsemeyen bir adamı ben kendime nasıl yâr diye kabul edeyim, he? Milletine baba olamayan bana nasıl koca olacak, söyle hele Talat Bey!”

Bakışlarımdaki boşluk, yerini acıyla kıvranan, kanatları koparılıp gökyüzündeki özgürlüğü yerini esarete bırakılan güvercini andıran bir manaya bırakmıştı. Mana ki ne mana!

Aman Tanrım, saklamaya çalıştığım düşüncelerim dilimden birer birer dökülmüştü. Oysa gözlerimden dahi anlamasına izin vermemeliydim!

“Toprağı ben mi yarattım, rüzgârı ben mi estiririm, gökyüzünü ben mi karartırım da beni suçlarsın?”

“Tanrı!” dedim histerikli bir gülüşten sonra. Devam ettim noktasını koymayacağımı bildiğim, hep bir ünlemle biten cümleme.

“Tanrı diyorsun yani. Pekâlâ, Tanrımız nerede peki beyim? O vakit her şeyin sorumlusu Tanrı’ya isyan mı edelim? Nitekim yeryüzünün düzenini oluşturan Tanrı’nın sorumluluğunda mı bizim yaşadığımız bu yokluk, bu acı, bu ızdırap? Ki tanrıcılık oynayanların ezici bakışları altında ezilirken yine de Tanrı’yı mı suçlayalım dersin?”

Bir yanıt vermemişti suallerle dolu, acıyla yoğrulmuş cümlelerime.

Nefeslerimizin ve bakışlarımızın yakınlığından uzaklaşarak odadan dışarı atmıştım kendimi.

Çiftliğin bahçesine doğru koşar adım giderken ev halkı da bir bir uyanmıştı haykırışlarımdan.

“Ey gökyüzündeki dolunay!
Ey göklerin ve yerin sahibi Tanrım!
Ektiğimiz toprak bizi de almak istiyor örtüsüne.
Rüzgârlar kemiklerimizi kıracak gibi esiyor.
Mikail midir bunun sebebi yoksa bizim günahlarımız mı?
Günahlarımsa bunun ızdırabı niçin geçmez?
Sevaplarım yok mudur günahlarımı alt edecek!
Ne yazık ki bana, sual ederim ettiğim suallere.
Sonsuz karanlık suallere yanıt ararım.
Karanlığımı aydınlatacak bir yanıt gönderin bana gökler!
Nitekim benim yüreğim de sözlerim gibi katran oldu. Nitekim benim artık söyleyecek ne bir kelamım ne de takatim kaldı…”

Dizlerimi verimsiz toprağın üzerine çökmüşken yanımda dikilen gölgeler, aklımı kaçırmışım gibi bakıyorlardı toprağın üstündeki yorgun bedenime.

“Beyim, son zamanlarda kızımın lâfügüzaflarına aldırış etmeyiniz. Ben kendisini uygun bir dille uyaracağım ve size karşı olan bu hadsizliğinin cezasını misliyle çekeceğinden şüpheniz olmasın.”

“Tanrım, benim kelamlarımı lâfügüzaf olarak adlandıran, muhakeme yeteneğinden yoksun akılsızlara akıl nasip et. Nitekim akıldan yoksun olanlarla doldu kasabam!”

Kolumdan hoyratça çekiştiren sert elleri itelerken gökyüzündeki ışığı, çatısı altındaki tüm insanlığı aydınlatan dolunaya bakıyordum.

Gökyüzündeki dolunay da mı bir yanılsamaydı acaba?

Platon’un gölgeleri gibi asıl olanı görmek için kanımın delice kaynamasını durduramıyorum.

“Efsun… Efsun… Efsun…”

İsmimi işitiyordum fakat ızdırap verici bir tonda değil de öyle derin, öyle hoş bir sadaydı ki…

Beynimdeki karıncalanma yerini sessiz bir uykuya bırakmıştı… Göz kapaklarım, kirpiklerimdeki gözyaşının ağırlığına dayanamamış; gözümün önünde şekillenen, birken üç, üçken beş olan görsellerle kapanmıştı.

Kolumda hissettiğim dürtüyle mırıldanırken elime batan ince bir sızıyla doğrulmuştum.

Ahh, lanet olası kıymık!

Bakışlarım yanı başımdaki sandalyede oturan adama kaymıştı.

“Sen… Sen daha demin bahçede… Bahçe… Dolunay… Toprak… Rüzgâr… Ah beynim… Bir dakika, ne oluyor?”

“Başın mı dönüyor, iyi misin Efsunkârım?”

Elime batan kıymığın kanı, gazeteye yazdığım yazıya bulaşmıştı.

“Elin kanıyor, dur! Sana o kadar dedim bu masada yazma yazılarını diye. Sakalım da yok değil ki sözümü dinlemeyesin, ah benim Efsun’um.”

“Ne zaman uyudum ben?”

“Çocukları uyutup yazı tarihinin son günü olduğunu demiştin kasaba telgrafından gelen son bildirimde.”

Çocuklar… Uyutup mu… Telgraf mı…

Ey zamanların içinde bölünen ruhum, neredesin?

Zaman… Dolunay… Izdırap… Ve ölüm…

Geri Dön
Hilal Demir
Hilal Demir Yazar

Bendeniz Hilal Demir, İstanbul Medeniyet üniversitesi hukuk fakültesi öğrencisiyim, kendimi bildim bileli kâğıda bir şeyler karalıyorum yazıyorum umarım yazdığımız yazılar güzel yüreklerde yankılanır.