TANRICILIK OYUNU
Kendi gölgemden bir can yaratmaya kalkıştım; parmaklarım çamurla, zihnim ise o amansız “oldurma” hırsıyla doluydu. İçimdeki boşluğu doldurmak için, ruhumun artıklarını bir araya getirip ona can verdim. Ellerim değil, ruhumun en karanlık kıvrımları şekil verdi ona. İçimdeki boşluğun ağır uğultusuyla yoğruldu. Ve doğduğu anda anladım: bu varlık, benim eksikliğimin ete kemiğe bürünmüş hâli olacaktı. Durmak bilmez yaratma arzum, bir mükemmellik inşa edebileceğime inandırdı.
Önümde dağınık parçalar vardı: birbirine uymayan, eksik, kırık. Hepsini bir araya getirmeye çalıştım. Ellerim titreyerek dikiş attı, bağladı, ekledi. Her parça, geçmişteki bir hatamın izi gibiydi. Ama ortaya çıkan şey, pek de düşündüğüm gibi olmadı. Ne estetik vardı ne de bütünlük. Yine de canlıydı; en önemlisi, benden bir parçaydı.
Soğuk masada dikilen sadece et ve kemik değildi; orada duran, bir insanın kendi kusurlarından kaçmak için kurduğu devasa bir hayaldi. Gözlerini açtığında gördüğüm şey bir mucize değil, dehşetti. Can yaratmak, uzaktan bakıldığında mucize gibi görünüyor. Sonra o mucize, zamanla koca bir yük olmaya başlıyor. Çünkü fark ettim ki o can, benim en gizli korkularımın, en derin yalnızlığımın ve sakat kalmış yanlarımın bir yansımasıydı. Ben kaçtıkça o büyüdü, ben sustukça o bağırdı. Kendi ellerimle doğurduğum bu çığlığın karşısında iki büklüm oldum. Ona her bakışımda kendi yarım kalmışlığımı gördüm. Onun nefesi, benim sustuğum yerde yankılandı. Ben sakladıkça o açığa vurdu. Gölgemden doğan bu suret, bana ait olmayan bir hayatı sürmek ister gibi; benim ışığımı söndürüp kendi karanlığını büyütmeye başladı.
Ben, kendi gölgemden doğan bu varlığa sahip çıkamadım. Ona bir isim vermedim, ona bir yurt kurmadım, onu kabullenmedim. Onu var etmenin kibirli hazzı geçince, geriye sadece estetikten yoksun, kaba ve uyumsuz bir gerçeklik kaldı. Yarattığım hoşuma gitmeyince, onu karanlıkta ölüme terk ettim. Can verdiğin şeyi öylece yok saymak istedim; sanki onu orada öylece bırakırsam ve görmesem, onu kendi ellerimle var ettiğim gerçeği değişecekmiş gibi.
Oysa nefesi nefesimden kopmuştu; her bakışı gözlerimin karanlığını taşıyordu. Silmek istedikçe, varlığımı da silmeye başladım. Kucaklamak yerine yok etmeyi düşündüm. Sanki hiç olmamış gibi, sanki baştan beri yaratmamışım gibi. Belki de en büyük günahım, yaratmak değil; yarattığına sırt dönmektir.
Ellerimle yaratıp, sonra da şımarık çocuk gibi şikâyet ediyorum. Kendi yarattığı karanlıktan korkan biri gibiyim. Işığımı bulmak için çıktığım bu yolda, sadece daha büyük ve daha ürkütücü gölgeler biriktirdim. Ve o gölgeler artık beni takip etmiyor; içimde, tam da o “canavar” dediğim yerde onunla beraber nefes alıyorum. Kendi mahzenimde yarattığım o yabancıya artık bir hayat borçluyum.
Frankenstein’dan serbest uyarlama:
“Duygusuz, kalpsiz yaratıcı! Bana algı ve tutku bahşetmiş, sonra da insanlığın hor görmesi ve dehşete kapılması için ortalığa salıvermiştin!”
Mary Shelley