YAPAY ZEKÂ, YAPAY BENLİK
Son birkaç yıldır hayatımı sanki puslu bir pencereden izliyormuşum gibi geliyor. Anlamadan, yaşamadan, yalnızca silik görüntülere eşlik ediyormuşum gibi. Hızla akıp gidiyor. Yaptıklarımın bilincinde değilim sanki. Bazı psikologlar ve filozoflar, bilinç hâlinin tanımını yaparken dikkat üzerinde dururlar. Uyanıklık hâlinde olmalı ve bilincinde olacağın şeye dikkatini veriyor olmalısın. Dikkatini vermediğin şeyin bilincine tutunamadığını söylerler. Acaba benim de yaşamımın bilincime tutunamayarak kayıp gidiyor oluşu bu yüzden mi diye düşündüm. Dikkatimi kendi hayatıma vermiyorsam nereye odaklıyorum?
Çocukken böyle değildi. Çocukluk anılarım, en azından hatırladıklarım, capcanlı; sanki daha dün yaşamışım gibi. Hoş, dün yaşadığım şeyleri bile hatırlamakta daha çok zorlanıyorum ya, neyse. Aslında cevap annemin hep bana söylediği cümlede saklı: “Kafanı biraz telefondan kaldırıp yanımıza gelsene!” Herkes sorunun sosyal medya ve yapay zekâya olan bağımlılığımız olduğunun farkında. Bağımlı olmak derken gerçekten bağımlı oluşumuzu, onlar olmadan günlük hayatımızı idame ettiremiyor oluşumuzu kastediyorum. Artık beynimizi kullanıyor muyuz, ondan bile emin değilim açıkçası. Beynimiz yeni süreçlerle meşgul değil; yalnızca temel birkaç programı çalıştırıp gerisini ChatGPT’ye bırakıyor ya da sosyal medyada kısacık videolara bile tahammülümüz kalmayıp video bitmeden kaydırarak kendisini uyutuyor.
Bu kendimizden geçişin bedeli ise çok büyük. Muhtemelen benim tahayyül edebileceğimden çok daha büyük. Yalnızca dikkatimi toplayamamam değil tek sorun. Dikkatimi topladığım zamanlarda -ya da topladığımı zannettiğimde demeliyim- dikkatimi verdiğim şeyden hiçbir anlam çıkaramayışım bir diğer problem. Bununla da son bulmuyor. Dikkatimi verdiğimi zannettiğim şeyden çıkardığımı sandığım anlamlarla yeni bir fikir üretemiyor oluşum asıl problem.
Johann Hari, Çalınan Dikkat kitabında sosyal medyanın bizi uyuşturmasının asıl sebebinin hızında olduğunu vurguluyor. Dikkatimizi verecek kadar bile süre tanınmaması… Eğer sosyal medyanın beynimizin bilgi işlemesine zaman tanımadan başka bir video ile bizi hipnotize etmesine ve dosyaları ChatGPT’ye atıp onun metin üzerine dikkatini toplamasına, anlamasına ve yeni fikirler üretmesine izin vermeye devam edersek durumun ciddiyeti daha da artacak. İnsan üretemiyorsa nedir ki? Bununla kastettiğim şey her günü verimli geçirmek, kitaplar ve makaleler yazmak, sanat eserleri ortaya koymak ya da reformlar gerçekleştirmek değil. Kendi kendimize düşünmek, kendi fikirlerimizin olması, kendi benliğimizde yarattığımız yeniliklerle farklı kişilikler oluşturmamızdan bahsediyorum. Halbuki biz gittikçe birbirimize benziyoruz. Yeryüzünde birkaç farklı kişilik tipi kalana kadar böyle mi devam edecek?
Farklılık, yaratıcılık, öznellik artık kulağa bir nostalji gibi geliyor. Yapay zekâyı kullanmamak için direnenleri anlayamıyoruz. Bizim için geri kalmışlık göstergesi olmaya başlıyor teknolojiden uzak kalmak. “Kimse kullanmasa ben de kullanmazdım,” diyor herkes. İronik…
Üniversite hazırlık yılının sonlarında birilerinin yapay zekâ kullandığını, derslerine ve ödevlerine onun aracılığıyla çalıştıklarını öğrenmiştim. Bunun doğru olmadığını düşünüp kullanmamaya inat etmiştim. Şu an kullanıyorum. Hem de her gün. Ama yalnızca kendimi suçlamayacağım çünkü okuldaki okumalara yetişmemin mümkün olmadığını düşünmüştüm. Etrafımdaki bazı insanlar yapay zekâ yardımıyla kendilerine daha fazla zaman ayırıp sosyalleşebiliyorlardı. Arkadaşlarımla hafta sonu sahil kenarında sohbet edip eğlenceli vakit geçirebilmem için çalışmaya ayırdığım zamandan tasarruf etmeliydim. Zaten oldukça yavaş çalışan biri olarak okula yetişip arkadaşlarıma ayak uydurabilmenin imkânsız olduğunu düşünmüştüm.
Her hafta benden iki yüz sayfa makale okumam bekleniyor. Kimilerine az görünen bu miktar benim gözümde roman okuyacağım, doğa yürüyüşleri yapacağım, aileme ve arkadaşlarıma ayıracağım vakitlerin hırsızı gibi geliyordu. Hele bir de hızlı okumaya çalışıp hiçbir şey anlamadığımı bilmeme rağmen zaman yoksunluğundan dolayı metinlere geri dönemeden derslere katılmaya çalışmak, yaşadığım stresin iyice tuzu biberi oluyordu.
Şimdi anlıyorum ki ne kadar az görev tamamlarsam tamamlayayım, anlayarak ilerlemek en önemli koşul. Eğitim sistemi beni yalnızca bir öğrenci olarak görebilir ancak benim başka kimliklerim de var. Ayrıca öğrenci kimliğimin de yalnızca okul bitirmekten, ödevleri ve sınavları teslim etmekten ibaret olmadığını biliyorum. Benim asıl yapmam gereken öğrenmek, üretmek ve hayatıma, mümkünse dünyaya da katkılarımı ben olarak sunabilmek. Yapay zekâ veya sosyal medya bunu yapamaz ve yapmamalı da.
Konu üzerine daha da yoğunlaşabilmek için yukarıda da bahsettiğim Johann Hari’nin Çalınan Dikkat adlı kitabını okumaya karar vermiştim. Kitabı okurken -ve evet, bu sefer elimden geldiğince odaklandığıma emin olmaya çalıştım- kendimi gerçekten anlaşılmış hissettim. Yaptığım dijital detoksların işe yaradığını gördüğüm hâlde başa sardığımda hissettiğim mahcubiyetin aynısını yazar da yaşamıştı. İki gün sosyal medyayı kullanmasam üçüncü gün acısını çıkarırcasına saatlerce Reels kaydırıyorum. Kaldı ki sosyal medyaya girmediğim iki günümü de sosyal medyaya girmemek için verdiğim yoğun çabaya odaklanarak veya neler kaçırmış olabileceğimi düşünerek geçiriyorum.
Tıpkı Johann’ın da deneyimlediği gibi, bir süre sonra dikkatimin tutkuyla yaptığım anlamlı işlere odaklanacağını, teknolojiye bağımlılığımın azalacağını ve bunun umurumda bile olmayacağını biliyorum. Ancak bunun için güçlü bir iradenin eşliğinde sistemin de değişmesi gerekiyor. Hepimiz Provincetown’a taşınarak bu işin üstesinden gelemeyiz ne yazık ki. Fakat yazarın vurguladığı en önemli şey de bu zaten: Tek başımıza kendimizi suçlayarak telefondan uzak duramayız. Ya da bilişsel becerilerimizin olumsuz etkilenmemesi için telefonlardan, bilgisayarlardan, hatta sosyal medya ve yapay zekâdan tamamen uzak durmamız gerektiğini düşünmemeliyiz. Çünkü problemin asıl kaynağı insan iradesi değil, sistemin düzenleniş biçimi.
Diyelim ki kendimize gün içinde bir saatlik bir sosyal medya izni verdik. Peki, bir saat değil de üç saat sonra gerçekliğe dönüşümüzü kendimize verdiğimiz sözü tutamayışımızdan mı kaynaklandığını düşünmeliyiz? Aksine, bunun sosyal medya algoritmasının amacı olduğunu söylüyor Johann. Şirketlerin daha fazla para kazanabilmesi için bizlerin uygulamalarda daha fazla zaman harcamamıza ihtiyaçları var; yani en değerli şeyimizi vermemize.
Sistematik değişim için herkesin ivedilikle çabalaması elzem. Benim gibi siz de “Ben ne yapabilirim ki? Koskoca teknoloji şirketlerinin yapması gereken şeyler daha çok ve daha önemli sonuçlar elde edebilecekken…” diye sorabilirsiniz. Haklı olduğumuzu da düşünüyorum bir noktada. Belki de neler yapabileceğimize dair daha çok şey araştırmakla başlayabiliriz. En önemlisi ise tepki vermek olmalı. Bu algoritmaların tasarlanışına tepki göstermeliyiz. Johann’ın kitabında bahsettiği gibi şirket çalışanları bu durumun farkında ve çocukları için önlem alıyorlar.
Ben de kendi zihnimin yok oluşunu seyretmektense şikâyetimi burada dile getirmek istedim. Sonunda dikkatimizi çalan hırsızları polise şikâyet edip hakkımızın, yani dikkatimizin, bizlere geri verildiği bir dava olması dileğiyle…
Hari, J. (2022). Çalınan Dikkat: Neden Odaklanamıyoruz? Metis Yayınları.